Bazı İnsanlar Sevmeyi Abartıyor, Sonra Buna Kader Diyor

Bazı kelimeler var ya… sadece anlam taşımıyor bence. Direkt insanın içine dokunuyor.

Bir kelimenin kökenine indikçe fark ediyorsun ki mesele aslında dil değil, insanın kendisi. Hatta insan ilişkilerinin neden bu kadar yorduğunu bile bazı kelimeler tek başına anlatabiliyor.

Mesela “melankoli”…

Eskiler insanın içindeki hüznün “kara safra” dedikleri bir şeyden geldiğine inanıyormuş. O yüzden melankoli onlar için sadece üzülmek değil, insanın içten içe ağırlaşması demekmiş. Ve bazı insanlar gerçekten böyle yaşıyor bence. Dışarıdan normal gözüküyorlar ama içlerinde sürekli bir yorgunluk taşıyorlar. Çünkü herkesten daha fazla hissediyorlar. Daha fazla düşünüyorlar. Bir şeye anlam yüklemeyi bırakamıyorlar.

Ama sorun şu ki; derin hisseden insanlar sevgiyi de dengeli veremiyor.

Birini severken kendilerini tutamıyorlar.

Biraz eksik bırakmayı bilmiyorlar.

Sanki ne kadar çok verirlerse o kadar sevileceklerini sanıyorlar.

Ve bence insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılardan biri bu.

İnsan bazen bir şeyi kaybetmiyor aslında; fazla vererek değersizleştiriyor. Sürekli anlayınca, sürekli alttan alınca, sürekli emek verince sevginin büyüyeceğini düşünüyor. Halbuki bazı duygular fazla maruz kalınca etkisini kaybediyor. Sürekli sıkılan bir parfüm gibi mesela… Bir süre sonra kimse kokusunu fark etmiyor.

Sonra insan fark etmeden kendini tüketmeye başlıyor.

Karşısındaki gitmesin diye kendi sınırlarını siliyor.

Kırıldığı yerde bile anlayış göstermeye devam ediyor.

Ve bir noktadan sonra sevgiden çok, uğruna yorulmaya bağımlı hâle geliyor.

Belki de bu yüzden bazı insanlar ilişkilerde “müptezel” gibi oluyor. Çünkü bağımlı oldukları şey kişi değil aslında; o kişiden bekledikleri his. Değer görmek için daha fazla vermeleri gerektiğine inanıyorlar. Daha çok emek, daha çok sabır, daha çok fedakârlık…

Ama sevgi böyle çalışan bir şey değil ki.

Sevgi tek taraflı büyüdüğünde bir yerden sonra insanın omzunda yük oluyor sadece.

Sonra ne oluyor?

Kaçınılmaz şekilde kırgınlık.

Eskiler yaralı insana “mecruh” dermiş. Kalbi kırılan insanlar için de aynı kelimeyi kullanmaları boşuna değil bence. Çünkü bazı yaralar gerçekten görünmüyor. İnsan bazen teninden değil, güveninden kan kaybediyor.

Ve insan ilişkilerindeki en büyük hata da şu galiba:

“Ben onu bu kadar sevdiysem o da bunu anlar” sanmak.

Ama herkes senin kadar derin hissetmiyor.

Herkes verdiğin emeğin ağırlığını taşıyamıyor.

Bazıları sevgiyi görünce büyüyor, bazıları ise onu sınırsız bir kaynak gibi tüketiyor.

O yüzden olgunluk biraz da şunu öğrenmek bence:

Sevgiyi azaltmak değil, doğru yere vermek.

Kendini yok ederek sevmemek.

Birini hayatının merkezi yapıp kendi ruhunu arka plana atmamak.

Sırf yalnız kalmaktan korktuğun için kendini değersiz hissettiren insanlara tutunmamak.

Çünkü her yoğun duygu aşk değil.

Her fedakârlık sadakat değil.

Ve herkes, kalbinde kapladığı yeri hak etmiyor.

Ve belki de bütün mesele “tetabuk”ta gizli.

Tetabuk sadece anlaşmak demek değil çünkü. İki insanın ruhunun birbirine denk gelmesi gibi bir şey. Zamanının, sevgiyi gösterme şeklinin, niyetinin aynı yerde buluşması…

Çünkü bazen yanlış insanı değil, yanlış dengeyi seviyoruz.

Sevgi oluyor ama huzur olmuyor.

Emek oluyor ama karşılık olmuyor.

Yakınlık oluyor ama güven olmuyor.

Oysa doğru insanda insan sürekli kendini ispat etmeye çalışmıyor. Yorulmuyor. Eksilmiyor. Sevilmek için karakterinden ödün vermek zorunda kalmıyor.

Doğru insan sevgiyi senden alan değil, sende büyüten insan oluyor.

Ve galiba insanın en büyük şansı da bu:

Tam sevgiden yorulduğunu sandığı yerde, sevgiyi tüketmeyen birine denk gelmek.

“Yollarınız, sizi tüketenlere değil huzur hissettirenlere çıksın.

Güzel tetabuklar görsün ömrünüz…

Kalbinizden öpüyorum.