İnsan dediğin… biraz çocukluk, biraz suskunluk, biraz da yarım kalmış cümlelerden ibarettir.
Ve bazı yarımlar vardır ki adı konmaz; sadece hayat boyu tekrar eder.
Kaygılı bağlanma mesela… Sevilmek için kendinden eksiltmek.
Kaçıngan bağlanma… Sevilmemek için kendini saklamak.
Biri “gitme” diye içinden bağırır,
diğeri “gelme” diye sessizce duvar örer.
İkisi de aynı yerden gelir aslında:
Görülmemiş bir çocukluktan.
Aile dediğimiz yer, sadece büyüdüğümüz değil; nasıl seveceğimizi öğrendiğimiz ilk dergâhtır.
Ama bazı dergâhlarda sevgi öğretilmez, sabır diye susmak öğretilir.
Duygular bastırılır, sonra “ne kadar olgunsun” diye övülür insan.
İçinde fırtına koparken dışarıdan dingin görünmek…
Ne güzel terbiye, değil mi?
Tasavvufta derler ki:
“İnsan, içinde neyi büyütürse ona dönüşür.”
Biz ne büyüttük peki?
Korkuyu mu?
Mesafeyi mi?
Yoksa eksiklik hissini mi?
Eskiden sokakta rahatça biz oyun oynayabiliyorduk, şimdi çocuklarımızı evde bile emin olmak için darlar olduk.
Dışarı tehlikeli oldu diye içimizi de kilitledik.
Oysa mesele sadece sokak değildi.
Biz birbirimize de yabancılaştık.
Kapılarımıza kilit takarken kalplerimize de kilit vurduk.
Sonra da “neden kimse kimseye güvenmiyor?” diye hayret ettik.
Ne tuhaf…
Sevilmek istiyoruz ama görünmekten korkuyoruz.
Yakınlık arıyoruz ama samimiyet ürkütüyor.
“Beni anla” diyoruz ama kendimizi anlatmıyoruz.
İroni burada başlıyor zaten.
Ve işte tam burada giriyor hayatımıza o sessiz, sinsi hâl:
İstidrac.
Yanlış yerde kalıp doğru yerde olduğunu sanmak.
Eksilerek yaşayıp büyüdüğünü zannetmek.
Kendinden uzaklaştıkça “olgunlaşıyorum” demek.
Ne büyük yanılgı…
Hayatımıza aldığımız insanlar da bu yarım hallerin aynası oluyor.
İş kuruyoruz, ortaklık yapıyoruz, evlilik hayali kuruyoruz…
Ama yan yana yürümeyi bilmeden birlikte yol almaya çalışıyoruz.
Herkes kendi yükünü karşı tarafa bırakma telaşında.
Kimse kendi içini temizlemeden “biz” olmanın peşinde.
Oysa hakikat şu:
Yaralı iki insan birbirine ilaç olmaz,
çoğu zaman birbirinin yarasını kanatır.
Tasavvuf bir başka şey daha söyler:
“Önce kendini bil.”
Çünkü kendini bilmeyen, neyi neden yaşadığını da bilmez.
Sevgiyi zanneder, bağımlılığı yaşar.
Sabır zanneder, katlanır.
Sadakat zanneder, kendinden vazgeçer.
Ve biz buna “ilişki” deriz.
Bir de şu var…
Hayatında sana yer açmayan ama ihtiyaç duyduğunda seni hatırlayan insanlar…
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Sen onların hayatında bir insan değil, bir “imkân”sın.
Bir ihtimal, bir kolaylık, bir yedek kapı.
Ve işte istidrac tam burada derinleşir:
Sen bunu “değer” sanırsın.
Kimsenin yedek planı olma.
Bu cümle basit değil, ağırdır.
Çünkü çoğu insan hayatında tam da o yerdedir ama adını koyamaz.
Yedek olmak, seçilmemeyi kabullenmektir.
“Şimdilik sen” demektir.
Ve insan kendine bunu yaptığında,
en büyük ihaneti başkasına değil, kendine eder.
Tasavvuf ehli der ki:
“Sen kendine nasıl davranırsan, hayat da sana öyle davranır.”
Sen kendini ertelersen, hayat seni bekletir.
Sen kendini küçültürsen, hayat seni ezer.
Sen kendini seçmezsen, kimse seni seçmez.
O yüzden önce ruhunu besle.
Seni daraltan yerlerden uzaklaş.
İçine huzur vermeyen ilişkileri kutsallaştırma.
Sırf alıştın diye kalma.
Sırf yalnız kalmamak için kendinden vazgeçme.
Çünkü yalnızlık bazen bir arınmadır,
kalabalık ise en büyük kayboluştur.
İroni şu ki;
İnsan en çok kendinden uzaklaştığında başkasına yakın olmaya çalışır.
Ve en çok kendini bulduğunda, kimseye muhtaç olmadığını fark eder.
Belki de mesele hiç kimseyi bulmak değildi…
Kendine dönmekti.
Çünkü istidrac, insanın kendinden uzaklaştığını fark etmemesidir.
Ve uyanış, bunu fark ettiği anda başlar.
İnsan kendine vardığında tamamlanır.
Ve kendini bulan biri, artık eksik sevilmez.