Türkiye, baharın ortasında yine kendi acılarıyla yüzleşiyor. 14 Nisan’da Şanlıurfa Siverek’teki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde pompalı tüfekle yapılan saldırı 16 kişiyi yaraladı, saldırgan intihar etti. Tam 28 saat sonra, 15 Nisan’da Kahramanmaraş Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda 14 yaşındaki bir öğrenci, 5 tabanca ve 7 şarjörle okula girdi. Sekizi öğrenci, biri öğretmen olmak üzere 10 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi yaralandı. Bu, Türkiye tarihinin en kanlı okul sal
Saldırgan yakalandı, bakanlar “geçmiş olsun” mesajları yayınladı, ekranlarda uzmanlar saatlerce “sanal oyunlar mı, aile ihmali mi, silah erişimi mi?” diye tartıştı. Öğretmen sendikaları iş bırakma eylemi yaptı, Türkiye’nin birçok yerinde protestolar düzenlendi. Peki yarın öbür gün aynı manşetlerle uyanmayacağımızın garantisi var mı? Yok. Çünkü bu saldırılar tesadüf değil; toplumda derin bir anlam krizi, şiddet normalleşmesi ve gençleri kendi haline terk eden bir eğitim-aile-devlet üçgeninin çöküşü var.
Çocuklarımıza değer ve empati yerine not ve rekabet pompalıyoruz. Aileler dağılıyor, sosyal medya zehir saçıyor, okullar ise en güvenli yer olmaktan çıkıyor. Her seferinde “sıfır tolerans” deniyor, sonra bir sonraki olaya kadar her şey unutuluyor. Bu kadar mı ucuz insan hayatı?
Ekonomik tablo da iç açıcı değil. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın Nisan 2026 Piyasa Katılımcıları Anketi’nde yıl sonu enflasyon beklentisi %25,4’ten %27,53’e yükseldi. Resmi rakamlar ne derse desin, mutfaktaki yangın sönmüyor. Emekli maaşları eriyor, asgari ücret açlık sınırının kıyısında, gençler “bu ülkede gelecek yok” diye yurtdışına kaçış planları yapıyor. Hükümet “büyüme geliyor, yatırım geliyor” diyor; vatandaş market rafına bakıp “bu fiyatlar neden düşmüyor?” diye soruyor. Batarya fabrikalarından stratejik madenlere kadar güzel laflar ediliyor ama cebindeki para her geçen gün biraz daha küçülüyor. Bu, gerçek bir iyileşme mi yoksa sadece zaman kazanma operasyonu mu?
Dış politikada ise Antalya Diplomasi Forumu 2026 ile “dünyanın nabzı burada atıyor” deniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açılış konuşmasında vurguladığı “ciddi bir eşikteyiz” uyarısı haklı; Gazze’den Ukrayna’ya, Lübnan’dan Hürmüz’e kadar bölge kaynıyor. Türkiye arabuluculukta iddialı olduğunu söylüyor ama içerde okul koridorları kanla yıkanırken, bu diplomasi trafiği vatandaşın gündelik derdine ne kadar çare oluyor?
Saadet Partisi’nin dün Ankara’da düzenlediği “Türkiye Divanı”nda 81 ilden gelen katılımcılarla seçim startı verilmesi, yeni bir siyaset arayışını gösteriyor. Ancak asıl ihtiyaç yapısal reformlar: Eğitimde köklü değişim, adalette güven tesis etme, ekonomide gerçekçi ve sürdürülebilir politikalar.
En vahim olanı, her krizde aynı senaryonun tekrarlanması. Muhalefet “iktidar sorumlu” diyor, iktidar “dış mihraklar ve eski Türkiye” diye cevap veriyor. 23 Nisan yaklaşıyor, TBMM 106. yılını geride bırakıyor ama gerçek çocuklarımızın geleceğini güvence altına alabiliyor muyuz? Deprem riski, hava uyarıları, küçük sarsıntılar… Hepsi bir uyarı gibi: Hazırlıksız yakalanıyoruz, sonra “Allah korusun” deyip geçiyoruz.
Türkiye, coğrafyası, genç nüfusu ve tarihsel derinliğiyle büyük potansiyele sahip bir ülke. Bölgesel güç olabilir, hatta küresel oyuncu. Ama bu potansiyeli gerçekleştirmek için eleştiriyi, özeleştiriyi ve cesur adımları göze almak şart. Laf üretmekle, miting yapmakla, ekran kavgalarıyla sorunlar çözülmüyor. Okul kapılarında sadece güvenlik görevlisi değil; bilinçli, eğitimli ve huzurlu bir toplum lazım.
Eğer yarın yine aynı acılarla uyanmak istemiyorsak, bugün gerçekten değişimi konuşmalıyız. Yoksa bu kanlı gündem döngüsü, hepimizi yutmaya devam edecek.
Kalın sağlıcakla
Servet Tekbaş