Bazılarının zihninde garip bir tarih ve kimlik kurgusu var. Bu kurgu o kadar içselleştirilmiş ki, gerçekle karşılaştığında panikliyor, öfke kusuyor. Osmanlıcayı Arapça sanıyor, Ayasofya’daki haçı “kilise artığı” diye yırtmak istiyor, Batı’yı medeniyetin ta kendisi addediyor, Müslümanlığı Araplaşmak sanıyor, Latin harflerini “Türkçe” diye savunuyor ve Türkiye tarihinin 1923’te başladığına samimiyetle inanıyor. Kendi yarattığı masalı kendi tekrarlıyor, kendi salıyor, kendi inanıyor.
Bu zihniyetin en çarpıcı yanı, kendi kendini kandırma cesareti. Osmanlı Türkçesini “Arapça” diye yaftalayanlar, aslında 600 yıllık bir medeniyetin dilini, kendi atalarının dilini reddediyor. Evet, Arap alfabesi kullanılmış, evet Farsça ve Arapça kelimeler zenginlik katmış; ama gramer Türkçedir, ruh Türkçedir. Bunu “Arapça” diye karalamak, kendi tarihini yabancılaştırmaktır. Aynı kişi Ayasofya’yı cami yaparken haç izlerini görünce “geri dönüş” diye feveran ediyor. Oysa Ayasofya asırlardır hem kilise hem cami hem müze oldu; onun asıl kimliği fethin sembolüdür. Haçı kaldırmak “gericilik” değil, fethin tamamlanmasıdır.
Batı’ya gelince… Bu kesim için Batı hâlâ “medeni”nin ta kendisidir. Demokrasi, insan hakları, teknoloji denince gözleri parlar. Ama aynı Batı’nın sömürgecilik tarihini, iki dünya savaşını, milyonlarca ölümü, ahlaki çöküntüyü, aile kurumunun dağılmasını pek hatırlamazlar. Batı’nın bugünkü refahı büyük ölçüde kendi coğrafyasının, tarihin ve kültürün ürünüdür; biz ise kendi medeniyet kodlarımızı terk ederek aynı seviyeye geleceğimizi sanıyoruz. Taklit edilen Batı, aslında kendi değerlerinden hızla uzaklaşıyor; biz hâlâ 19. yüzyıl hayranlığıyla peşinden koşuyoruz.
En trajikomik yanı ise din algısı. “Müslüman olursam Arap olurum” korkusu. Sanki İslam evrensel bir din değil de etnik bir aidiyetmiş gibi. Peygamberimiz Arap’tır ama dininin hitabı bütün insanlıktır. Türkler asırlardır Müslüman’dır ve kendi yorumlarını, tasavvuf geleneklerini, örflerini katmışlardır. Araplaşmak diye bir şey yoktur; İslam’ı yaşamak vardır. Bu korku, aslında laik Cumhuriyet eğitiminin en başarılı olduğu alanlardan biridir: dini “gerilik” ve “yabancılaşma” ile özdeşleştirmek.
Latin harflerine “Türkçe” demeleri de ayrı bir ironi. Harf inkılabı siyasi bir tercihti, tartışılabilir. Ama bir gecede asırlarca birikmiş kültürel hafızayı kesmek, kütüphaneleri okunamaz hale getirmek “ilerleme” midir? Bugün gençler Osmanlı arşivlerine, kendi dedelerinin mektuplarına ulaşamıyor. Tarih 1923’te başlamadı. 1071 Malazgirt, 1453 İstanbul’un Fethi, Çanakkale, İstiklal Harbi… Bunlar yok sayılınca geriye sadece “çağdaşlaşma” masalı kalıyor.
Bu zihniyetin temel sorunu, kendine yabancılaşmadır. Kendi tarihine, kendi dinine, kendi diline, kendi coğrafyasına yabancılaşmış bir insan tipi yaratıldı. Bu tip, Ayasofya’da ezan sesini “gericilik”, camide namazı “Araplaşma”, Osmanlı Türkçesini “gerilik”, kendi köklerini araştırmayı “irtica” sanıyor. Kendi yarattığı korku senaryolarına kendisi inanıyor.
Oysa gerçek medeniyet, taklitte değil, kendi köklerinden beslenerek ilerlemektedir. Tarih 1923’te başlamadı, başlamayacak da. Ayasofya haçla değil, minareyle tamamlandı. Türkçe ne Arapçadır ne de sadece Latin harfleriyle sınırlıdır. Müslümanlık da ne Araplıktır ne de Batı karşıtlığıdır.
Kendi salanlar bir gün kendi yalanlarına inanmaktan vazgeçerse, belki o zaman hakiki bir özgüven ve medeniyet yolculuğuna başlayabiliriz. Şimdilik maalesef “kendi salıyor, kendi inanıyor” devri devam ediyor.
Kalın sağlıcakla