Bazen insanın içinden sebepsiz yere birkaç satır yazmak gelir; sanki zihninde biriken düşünceler kendilerine bir yol arar.
Tarihin arka planında, tozlu sayfaların zamanla okunmaz hâle geldiği; yılların hafızaları zorladığı nice anının adeta bir arşiv gibi zihinlere depolandığı bu dünyadan, Âdem’e açılan kapının eşiğinden birkaç satır yazmak istedim yine.
Kitap sayfaları arasında kendime özgü bir dünya kurmak, rol içinde rol biçmek ve çoğu zaman mandalina kokusu eşliğinde dans eden düşüncelerin peşinden gitmek… Hayatımda en büyük keyif aldığım birkaç eylemden biridir bunlar.
Nitekim insan, aklının sınırlarını zorlamaya başladığında fark ediyor; küçücük bir beyinle böylesine geniş bir âlemi anlamaya çalışmanın ne denli güç olduğunu. Hele ki onca insan arasından kendine bir yer açmaya çalışırken, sayısız hevesin ve arzunun içinde soluksuz kalmanın ne demek olduğunu daha iyi idrak ediyor.
Kelimelerin adeta oyun hamuru gibi şekil aldığı zihnimde ise son zamanlarda ruh hâlimi sarsan birçok hadise vuku buldu. Öyle ki bir süreliğine kendi iç dünyamdan uzaklaştığımı bile fark ettim.
Oysa zihnimde kurduğum o dünya, tahayyül dahi edemeyeceğim kadar canlı ve parlaktı. İnsan bazen kendi tahayyülünün büyüsüne öyle kapılıyor ki, gerçekliğin sessiz çağrısını duymakta gecikebiliyor.
Aslında alınacak kararlar ve yapılacak seçimler çoğu zaman bir an meselesidir. Fakat insan, bütün bu düzenin kendi iradesinden ibaret olmadığını idrak etmeye başladığında yeni ihtimaller de şekillenmeye başlar. Çünkü bu kadar karmaşık ve kusursuz işleyen bir sistemi tek başına yönlendirebileceğini sanmak, insanın kendine verdiği en büyük yanılsamalardan biridir.
Ne var ki insan, bir noktada bu ilahi düzenin dışında kalamayacağını ve onun akışını bütünüyle değiştirecek kudrette olmadığını fark eder. İşte o an, düşünceler bambaşka bir yöne evrilir; tahayyüller yeniden biçim alır ve hayatın sunduğu ihtimaller başka kapılar aralamaya başlar.
Üstelik vazgeçtiğimizi sandığımız birçok şey de, biz ondan gerçekten emin olana dek farklı suretlerde tekrar karşımıza çıkar. Bu da hayatın insana sunduğu ince bir hatırlatmadır. Zira insan bazen bir şeyden vazgeçtiğini zanneder; fakat kalbinin derinliklerinde hâlâ onun izlerini taşır.
Belki de bu yüzden kadim öğretilerde insanın en uzun yolculuğunun dış dünyaya değil, kendi iç âlemine olduğu söylenir. Tasavvuf ehlinin “tezkiye” dediği şey de biraz budur: kalbin, nefsin gürültüsünden arınması.
Zira gönül öyle bir menzildir ki, içinde hem karanlık hem de nur barınabilir. İnsan hangisini beslerse zamanla onunla şekillenir.
Tam da bu yüzden derler ki:
“Kalp berraklaşmadan hakikat görünmez; zira bulanık suda yıldızlar dahi silik görünür.”
Zaman geçtikçe insan şunu daha iyi idrak eder: Her gecikme bir hikmet, her vazgeçiş bir terbiye, her imtihan ise insanın kendisine tutulan sessiz bir aynadır.
Ve nihayetinde insan, en çok da şu hakikati öğrenir: Bazen ulaşamadığın şeyler bir eksiklik değil, seni fark etmeden koruyan bir lütuftur.
Belki de insanın bütün ömrü, kendi tahayyüllerinin peşinde yürürken aslında çoktan yazılmış bir hakikate doğru ilerlediğini fark etme yolculuğudur.