2011 yılında arkadaşlarının verdiği bir yemek vesilesi ile tanımıştım onu. Milletvekili seçilmişti ve kendi ifadesiyle acılarına annelik yapan şehre şimdi vekil olarak gidiyordu. Muğla’daki arkadaşları, adına düzenledikleri yemeğe veda değil hayırlı olsun yemeği demişlerdi. Ne onlar kendilerinin kopacağını ne de o, bu şehirden ve arkadaşlarından kopacağını zaten hiç düşünmemiş gibilerdi. O gece yemekte konuşan Muğlalı bir gazeteci arkadaşımız: “Bakmayın bu şehrin beş vekili olduğuna; o her ne kadar başka bir şehrin vekili olarak seçilmiş olsa da artık bu şehrin de bir altıncı vekilidir” derken geleceği okumuş gibiydi. Gençlik hayallerini hep Manisa’da kurmuştu. Tarifsiz acıları, ızdırapları yine Manisa’da yaşamıştı. Tarih boyunca bu acıları hep yaşamış olan Manisa’da vefayı da iliklerine dek yaşamış, bir vefa örneği sonucu aldığı teklif üzerine gelip seçime girmiş ve seçilerek bir idealini daha gerçekleştirme fırsatı bulmuştu. On beş yıl görev yaptığı üniversitedeki arkadaşları onun için, mağlubiyetlerinden zafer çıkarmış biri demişlerdi. Onu iyi tanıyamamış düşmanları her seferinde üzerine daha organize ve güçlü gelseler de o bu hamleleri çok çabuk bertaraf etmiş ve çok daha ileri mevzileri ustalıkla kazanmıştı. 28 Şubat dönemindeki dikliğinden dolayı üniversitedeki görevine son verilmesine rağmen hem hukuk mücadelesini sürdürmüş hem de çeşitli sosyal ve siyasi kuruluşlarda çalışmalar yapıp, konferanslar vererek yurt içi ve yurt dışında birçok gönüle girmesini başarmıştı. Son atılışında ise önce Basın Yayın Enformasyon İzmir İl Müdürü ve sonrasında da milletvekili olmuş ve hakkındaki o tespiti doğrulamıştı. Dört yıl önceki o yemekte beni etkileyen bir yönü de yemekteki haziruna sağ elini havaya kaldırıp göstererek: “Bu el asla kirlenmeyecek ve sizi hep temiz tutacaktır” demesi olmuştu. İzmir Terminalinden hareket eden Manisa Otobüsünde, dört yıl önceki o anları yaşadım. Otobüs Bornova Kavşağına geldiğinde yanıma oturan, kır saçları ve bembeyaz yüzünden emekli olduğunu tahmin ettiğim ve tahminimin az sonra doğrulanarak on bir yıllık emekli bir öğretmen olan beyefendinin selamı ile doğruldum yerimden. Elindeki kitapları göstererek İzmir’den hem kendi hem de torunu için aldığı, elindeki poşet içerisindeki kitapları göstererek şimdiki neslin okumadığını, torununun da, önümüzdeki yıl mühendis çıkacak olmasına rağmen hiç kitap alıp okumadığını dertlenerek ifade etti. Derdi büyüktü, deşsem ve oraya takılsam belli ki adamcağızı daha da üzecektim. Konuyu değiştirip yaklaşan genel seçimleri ve Manisa yerelini sordum. Manisalı olmadığımı, bir arkadaşımı ziyarete gittiğimi söyleyince daha atak başladı anlatmaya. Ülkenin on yıldır, kelimenin tam anlamıyla bitkisel hayattan çıkıp normalleşmeye başladığını, Manisa ve ülke geneli örnekleri ile sürdürdü konuşmasını. Ancak hızı bir tarihi tecelliye getirerek yavaşlattı konuşma temposunu. Korkusunun; ülkeyi bu düzeye getiren insanların, tarihin birçok döneminde olduğu gibi özellikle yakın çevresince yalnız bırakılacakları, ihanete uğrayacakları ve hazin bir şekilde veda edeceklerinden olduğunu söyledi. ‘Nasıl yani ‘diye sorunca da; iktidar partisinin özellikle bu bölgedeki teşkilatlarının mirasyedi gibi davranıp çalışmadıklarını, kendinin de bir ara partiye gidip üye olduğunu, birazcık aktif görev de aldığını fakat özellikle yanaşma bazı tiplerin kaba saba tutumlarından rahatsız olarak geri çekildiğini belirtti. Teşkilattaki birçok tiplerin, kendi aralarındaki mücadele ve çekişmelerle enerji harcadıklarını, küçük hesaplarla bürokrasiyi kullanma eğilimi içerisine girdiklerini bu yüzden de devleti tanıma, partinin vizyonunu yakalama gibi bir şansları kalmadığını da bahsederken üzgün hali yansıyordu. Ziyarete gittiğim arkadaşımın, o partinin beşinci sıra milletvekili olduğunu daha söylemeden o ismini dile getirerek: “ Dediklerimin bir istisnası var. Selçuk Özdağ. O da Allahın bu şehre yolladığı bir lütuf. Adamı ne kadar yordular, ne kadar karaladılar. Yok Manisalı değilmiş, yok eski ülkücüymüş, yok kavgacıymış falan diye. Zaten adam partiye geldiğinde de eski arkadaşları hain, dönek, ahlaksız diyerek demediklerini koymamışlardı da yiğit çocuktu ve o tehdit ve karalamalara aldırmadan tazı gibi koşmuş, köy köy, sokak sokak tüketmişti kendini.” Arkadaşım ile ilgili bu sözler keyiflendirmedi desem yanlıştı. Ama Selçuk Bey’in o heyecanı ve azmi sanki adamın anlatımına da yansımış coşmuştu adam. “Dört yılda kaç hafta var evlat? Bir yılda elli iki, dört yılda eder iki yüz sekiz hafta. Diğer soyu sopu Manisalı, Manisa’nın ilçelerinde olan vekillere bir bak bakalım. Kaç hafta sonunu seçildikleri, vekilliklerini yaptıkları bu şehre gelmişler? Atmışından sonra öğrendiğim şu internetten hep takip ediyorum gezilerini, çalışmalarını hepsinin. Sana söyleyeyim mi? Diğer dördünün gelişlerini toplasan ancak onunkine yaklaşıyor. Diğerleri sadece ilçelerine, yakınlarına gidiyorlar. Ama o öylemi ya? Somalı madenciye, Gördes’te düğünü olan gence, Alaşehir’deki cenazeye, Kula’daki şehit öğretmen ziyaretine, Demirci’ deki ilçe etkinliğine sadece o gidiyor. Bütün bunları buradan bu fakir görüyor da, koca genel merkez görmeyecek miydi? Bütün hepsi bir oldular da yine de engelleyemediler tekrar aday olmasını. İyi ki oldu, oldu da ne oldu? Yine birileri yine yatacak, yine ahkam kesecekler, o koşacak, o yorulacak diğerleri de sefasını sürecekler. Biz Manisa’da yine birinci oluruz olmasına da ülke de işler, özellikle de bu bölgelerde iyi gitmiyor. Bizi hadi diyelim bu gariban Selçuk Bey kurtarıyor da diğer iller ne olacak? Her ilde bir Selçuk olsa!” Kendimi tanıtmayı bile unutmuştum. İneceğim durağın adı anons edildiğinde apar topar vedalaşıp indim otobüsten. Sağ olsun Selçuk Bey, iki genç göndermişti beni almaları için. Sonra mı? Gençlerle ne konuştuk, onu nasıl gördüm, neler söyledi, şehirdeki tespitlerim, teşkilatlar ve Manisalılar neler söylediler? Sonra.