Yıllardır ülkemiz ekonomisinin bir türlü rayına oturamamasının önemli nedenlerinden biri haksız rekabet ortamıdır. Bu ortamı yaratan unsurların başında ise izlenen devletçi politikalar gelmektedir. Devlet, zaman zaman kendi girişimcisiyle bile kıyasıya rekabete girmektedir.
Örneğin geçmişte KİT’ler her yıl yaklaşık 20 milyar zarar ederdi ve bu zarar doğrudan halkın cebinden çıkardı. Bugün de hâlâ devletin 57 iştirakinin bulunduğu KİT’ler var. Maalesef bunların önemli bir kısmının kâr ettiğini söylemek de pek mümkün değil.
Yetmiyormuş gibi bir de BİT’ler ortaya çıktı. Belediyeler ekmek üretiminden inşaata, taş ve toprak işlerinden marketçiliğe, mandıracılıktan kahveciliğe kadar birçok alana girmiş durumda. Sözde fakire ve fukaraya ucuz hizmet sunulduğu söyleniyor.
Şimdi sormak gerekir: Açılan bu lokantaların, mandıraların, kahvelerin ve fırınların yıllık zararları ne kadar? Bunu soran var mı? Bu zararların nereden karşılandığını bilen var mı?
Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili küçük bir makale yazdım. Adeta ortalık ayağa kalktı. “Ucuz kahveye, ucuz çaya, ucuz mutfak malzemesine, ucuz yağ ve peynire mi karşısın? Fakirin düşmanı mısın?” gibi pek çok suçlamayla karşılaştım.
Benim cevabım çok açık: O mekanları açan belediye başkanları, belediyenin imkanlarını kullanmadan, kendi imkanlarıyla aynı işletmeleri açsınlar ve aynı fiyatlarla ürün satsınlar ya da hizmet versinler. Bakalım kaç ay dayanabilecekler? Büyük ihtimalle bir ay bile dayanamazlar.
Bugün belediye adına açılan bu ticarethanelerin zararları belediye bütçesine yazılıyor. Belediye bütçesindeki açık ise sonuçta yine halkın cebinden karşılanıyor. Yani kimse “ucuz mal alıyorum” diye sevinmesin; o zararı yine hep birlikte biz ödüyoruz.
Esnaf odaları ise sözde üyelerinin menfaatlerini koruyor. Ama bu haksız rekabet karşısında çoğu zaman sessiz kalıyorlar. Hatta bazıları açılışlarda kurdele kesmeye bile gidiyor.
Ne yazık ki bu odalar esnafın, sanatkarın ve çiftçinin haklarını savunması gerekirken çoğu zaman bu görevlerini yerine getiremiyor.