2014 yılında yürürlüğe giren büyükşehir yasası, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ tartışmanın merkezinde. Çünkü yasa, yerel yönetimleri güçlendirmesi gerekirken tam tersine hem ilçe belediyelerini hem de büyükşehirleri daha hantal, daha merkeziyetçi bir yapıya sürükledi. Bu yapının mali yükünü ise doğrudan vatandaş üstlendi.
Türkiye zaten ağır işleyen bir kamu bürokrasisine sahip. Bunun üzerine “Bütünşehir Yasası” ile belediyelerin de benzer bir hantallığa mahkûm edilmesi; hizmetlerin yavaşlamasını, maliyetlerin artmasını ve karar mekanizmalarının kilitlenmesini beraberinde getirdi. O dönem bu sorunlar yüksek sesle dile getirildi, ancak aksayan noktalara ilişkin düzenleme sözü verildiği hâlde bugün hâlâ hiçbir değişiklik yapılmış değil.
İlçe belediyeleri, yasa sonrası büyük ölçüde merkeze bağımlı hâle geldi. Kendi kaynakları, kendi inisiyatifleri ve kendi hareket alanları neredeyse ortadan kalktı. Büyükşehir belediyelerinde ise zaman zaman siyasi aidiyetin hizmet dağılımını etkilediğine dair güçlü gözlemler var. Yani kaynakların ilçeler arasında adil ve ihtiyaç odaklı dağıtıldığını söylemek kolay değil.
Tüm bu yapı, hem büyük bir mali külfet yaratıyor hem de vatandaşın temel hizmetlere erişimini zorlaştırıyor. Harcamalar artıyor, süreçler uzuyor, sonuç ise değişmiyor: Fatura yine vatandaşa çıkıyor. Üstelik bu model, kamu kaynaklarının etkin kullanımını engellediği için enflasyon ve hayat pahalılığına dolaylı olarak katkıda bulunan bir tablo ortaya koyuyor.
Bugün gelinen noktada görünen şu: Yasa, yerel yönetimleri güçlendirmiyor; aksine işlevsizleştiriyor. Bu nedenle hem demokratik işleyiş hem de hizmet kalitesi açısından bu düzenlemenin yeniden ele alınması kaçınılmaz. Çünkü yerel yönetimlerin etkinliği, sadece belediyelerin değil, doğrudan vatandaşın günlük yaşamının kalitesini belirliyor.
Kısacası, yerelleşmenin güçlendiği bir yapıya ihtiyaç var. Unutmayalım: Yerelleşme, aynı zamanda demokratikleşmenin en görünür adımlarından biridir.




