UNUTULMANİN ANATOMİSİ

Yüzyıllardır süregelen bir hastalık var insanlığın üzerinde.

Ne çağ değiştikçe ortadan kalkıyor ne de medeniyet ilerledikçe azalıyor.

İnsan, unutuyor.

Belki de bu yüzden eskiler tek bir cümleyle bütün bir insanlık tarihini özetlemişlerdir:

"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür."

Aslında bütün mesele burada başlıyor.

Çünkü insan, sandığı kadar vefalı bir canlı değildir. Duygularının sonsuza kadar süreceğine inanır ama en büyük duygularını bile zamanın ellerine teslim eder. Bir gün uğruna gözyaşı döktüğü şeyi başka bir gün hatırlamakta zorlanır. Uğruna geceler boyu dua ettiği insanın sesini yıllar sonra zihninde canlandıramaz.

Ne acıdır ki unutmak bazen bir tercih değil, insan olmanın kaderidir.

Fakat insanın en büyük yanılgısı da burada başlar.

Çünkü hepimiz birilerinin bizi unutmayacağına inanarak yaşarız.

Dostluklar kurarız.

Severiz.

Fedakârlık yaparız.

Bir yaraya merhem olur, bir omuza yük olur, bir karanlığa ışık taşırız.

Ve içten içe şunu düşünürüz:

"Ben unutulmam."

Belki bunu dillendirmeyiz ama kalbimizin derinlerinde buna inanırız.

Çünkü insan verdiği emeğin, gösterdiği sevginin ve ettiği fedakârlığın bir iz bırakacağını düşünmek ister.

Oysa zaman, insanın düşündüğü kadar sadık değildir.

Bir zamanlar her gün konuşan insanlar birbirinin sesini unuturlar.

Bir zamanlar vazgeçilmez olduğunu düşünenler, yerlerine başkalarının geçtiğini görürler.

Bir zamanlar onsuz yapamam denilen insanlar, gün gelir hatıraların tozlu raflarına kaldırılırlar.

İşte tam da bu noktada unutulmak yalnızca bir eylem olmaktan çıkar; varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür.

Çünkü insan bazen sevilmediği için değil, hatırlanmadığı için incinir.

Kendisine yapılan kötülükleri değil, yaptığı iyiliklerin unutulmasını dert eder.

Çünkü kötülük yaralar.

Ama unutulmak, insanın varlığına dokunur.

Belki de bu yüzden bazı insanların içinde yıllarca geçmeyen kırgınlıklar vardır.

Onları yaralayan şey yaşadıkları değildir.

Yaşananların hiç yaşanmamış gibi davranılmasıdır.

Oysa dünya bunun örnekleriyle doludur.

İnsanlar meyveyi över, kökü unuturlar.

Işığı sever, onu yakan eli unuturlar.

Başarıyı konuşur, fedakârlığı unuturlar.

Bir çocuğun diplomasını alkışlarlar ama o diploma uğruna uykusuz kalan anneyi bilmezler.

Bir insanın güçlü duruşuna hayran olurlar ama onu ayakta tutan görünmez savaşları görmezler.

Çünkü gözler daima görüneni seçer.

Görünmeyen ise zamanla sessizliğe karışır.

Belki de insanlık tarihi biraz da bunun tarihidir.

Sarayların değil onları inşa edenlerin unutuluşu...

Komutanların değil onların uğruna can verenlerin unutuluşu...

Şairlerin değil, o şiirlerin yazıldığı yalnız gecelerin unutuluşu...

Ve belki de en çok; insanların birbirleri için yaptıkları küçük ama kıymetli fedakârlıkların unutuluşu...

Bütün bunlara rağmen insan yine de sevmekten, emek vermekten ve iz bırakmaya çalışmaktan vazgeçmez.

Çünkü insan garip bir varlıktır.

Unutacağını bildiği halde hatıralar biriktirir.

Kaybedeceğini bildiği halde bağ kurar.

Bir gün adı anılmayacağını bildiği halde iyilik yapar.

Belki de insanı değerli kılan tam olarak budur.

Fani olduğunu bilerek yaşaması...

Unutulacağını bilerek sevebilmesi...

Ve bir gün bütün izleri silinecek olsa bile ardında güzel bir iz bırakmaya çalışması...

Velhasıl kelam;

İnsan unutandır.

Fakat unutulacağını bile bile iyilik yapabilen insan, unutmanın hükmünü aşan tek varlıktır.

Ve ne çok umut etmişizdir unutulmayacağımıza dair...

Belki de büyümek, o umudun yavaş yavaş kırılışını seyretmektir.