‘ŞEY’

Geçenlerde bizim bakkalın orada, kapıdan çıkarken yaşlı bir kadın önündeki kıza ‘merhaba, nasılsın kızım, annen nasıl,’ diyecek oldu…

Basit bir hal-hatır sorusu bu.

Kız sıkıldı, lafı eveledi-geveledi; ‘’eee..şey… şey..e iyi.’’ Dudakları kasılıyor, omuzlar öne arkaya çekiyor. ‘’İyi... iyi.’’

Bu cevap, daha doğrusu kızın tavrı kadını kuşkulandırdı; biraz yürüdükten sonra annesini aradı; neyse ki sağlığı yerinde, bir sorun yokmuş.

Ama gel gör ki az önce ki kızın kaprisi görülecek ‘şeydi!’

Bu ‘şey’ üzerinden sanki tiyatro seyrettim gibi geldi bana; hani bizim pişekar oyunlarımız var ya, genellikle yanlış anlaşılma üzerine kurulmuştur;

Mesela bilgili ve bürokrat tavırlı kavuklu ile cahil ama kurnaz halk adamının konuşmaları şakalarla anlatılır.

Ancak bu konuşmalar genellikle atışmadır. Laf sokmadır; ‘tarafların’ diğerini kendi yanına çekme çabası ya da işini gördürme açısından politik bir strateji izleme yöntemidir.

Ya da komik düşürme, aşağılama çabasıdır.

Fakat orta oyunlarda esas olan ‘iletişimsizliktir’. Halk oyunu seyrederken aslında yöneten ile yönetilen arasındaki sınıf farkının kendi hayatını –ve düzeni- zorlaştıran güçlükleri eleştirel bir gözle, hem neşelenerek hem de öğrenerek izler. 

Burada en önemli olan şey hiciv yeteneği, yani farklı üsluplar üzerinde komik olayların türetilmesidir.

İngiltere’ nin efsanevî Başbakanlarından Churchill’in İşçi Partili bir kadın milletvekiliyle atışması vardır. Hanımefendi pek güzel sayılmazmış…

Başbakan siyasi bir tartışmada kendisini eleştiren kadına bir ara öyle öfkelenmiş ki, ‘Hanımefendi, eğer karım olsaydınız kahvenizin içine zehir atardım,’ demiş.

Milletvekili de hazırcevap: ‘’Ben de karınız olmaktansa o kahveyi içerdim,’’ diyerek lafı yapıştırmış.

Bakın nasıl nükte ve hiciv dolu bir konuşma.

Bizler bu tarz konuşmalardan hayatımıza ‘anlam’ zenginliği katarız; ancak burada esas olan dil zenginliğidir; buna bağlı olarak sözcükleri kullanma kıvraklığımız, en önemlisi de kavram hazinesidir.

İşte insanların birbiriyle anlaşma zemini bu tür kültür depoları üzerine inşa edilir.

‘Şey’ sözcüğü burada öne çıkıyor;

‘Şey geldi-şey gitti… Şey canım.. aa o şey işte!’’.

Bir kelime üzerinden her kalıba, her nesneye, her kişiye, her anlama uygun bir esneklik var; fakat ‘kavram’ ve ‘tanımlama’ yok işte!

Mesela ‘Şey bir adam’, dedin mi, bir niyet okuma söz konusu; acaba düzgün bir karakter mi demek istediği, yoksa namussuz biri mi?…

Adres verecek, bir yeri işaret edecek, konuşuyor:

‘Şurası… Şeyin yanı; bitişindeki o şey var ya.’

Ya da bir konudan söz ediliyor:

‘Şeyi şöyle yaptım; şey işte…’

‘’İyi de ne yaptın?!!.. ‘’

Yine de anlaşıyoruz değil mi?... Siz öyle sanın.

Mesela şimdilerde tıpkı cep telefonlarından gönderilen şekil ve kısa mesajlarda şifreler kullanıyoruz; yani bu tür konuşmalarda dil ve iletişimin sınırı zorlansa da karşılıklı ortak bir algılama söz konusuysa sorun yok.

Ama durum bu kadarla kalmıyor; artık ‘davranış bozuklukları’ ortaya çıkmaya başladı…

‘Söz iletişiminde’ Pişekar oyununa döndük!..

‘İyi’ diyecek ‘acayip’ kelimesini kullanıyor; pil alacak, ‘hani televizyon kumandasında kullanıyoruz ya,’ diyerek tarif veriyor; yemek diyecek, ‘şundan’ diye işaret ediyor;

‘’Aynen… Geriz zekalı…’’ kelimeleri de aynı şekilde kullanılıyor; ‘Güzel’ diyecek felaket diyor; kent kart dolduracak, ‘dolmuşlarda geçiyor mu’ diye soruyor.

Bu insanların kafalarında nasıl bir kavramsallaştırma varsa, dünyayı fantezilerinden ibaret sanıyor ve ‘özel bir dil’ geliştiriyorlar;

-Bir yanda sık sık ‘anlaşılamama’ güdüsüyle tetiklenen ‘yalnızlaşma’ (aslında gerçeğe yabancılaşma) ve…

-‘Şey’ üzerinden kolaycılığa kaçan bir iletişim özrünün temelinde, ihtiyaçların karşılığını az bir çabayla elde edilmesi kolaycılığından beslenen bir hazcılık var.

Modernizmin getirdiği en büyük sorunlardan biri bu, hayatta kendi ‘benliklerinin’ karşılığını bulamayınca mutsuzluğa sürükleniyor insanlar.

Pişekâr oyunu izler gibiyiz; ancak bu kez durum acıklı;

Mesela ‘haddini bildirmek!’

‘Sen kim oluyorsun!’

‘Rajon kesmek!’

Eskiden bu laflar ulu orta söylenmezdi… Kahve ağzıydı bunlar ya da varoş tarzıydı.

Bakıyoruz bugün tv dizilerinde aldı başını gidiyor bu bıçkınlık hali.

Diyeceğim şu ki, iletişim ortaklığını yitirmek kadar ‘iletişim ortamını’ da yitiriyoruz.

‘Şeyini şey ettiğimin şeyi…’ vardı ya bir zamanlar, Nejat Uygur söylerdi.

Bugün öyle bir şey’e dönüştük ki;

Kavramsallaştırmaların karşılığı bir türlü akla gelmiyor, kelime imgelerini, sözcüklerin kullanım sahalarını; dil kurgusu içindeki kavrayış biçimini, tanımların tarihi değerlerini, deyimler içindeki yerlerini, o deyimlerin toplumun geçmiş deneyimlerindeki çıkarsamalarını önemsemiyoruz.

Sen önemsemezsen, ben önemsemezsem ne olur?…

‘’Şey’ olur…Şey işte…. Şey ya!’’