OYUN KURUCU KİM?

Kendini toparlamak için sessizliğe sığınan sana…

Açıklaması yapılmamış gidişlerin ve cevapsız soruların ortasında bırakılan sana.

Belki de susarak güçlü kalmaya çalışan sana.

Uzun zamandır yazmıyordum. Belki de bazı hikâyeler anlatılacak olgunluğa gelene kadar insanın içinde beklemek zorundadır. Ben de bekledim. Hikâyem nerede es verecek, ben ne zaman konuşacağım diye… İçime dolan o büyük kudret damarlarıma kadar yayıldı ve ben bekledim.

Belki sen de içinde çokça haksızlık biriktirdin.

Belki yıllar sonra gerçek yüzünü gösteren insanları yeni tanıdın.

Belki bir yerlerde birilerinin yarım kalmış huzurunu tamamlamasına yardım edip, sonunda kendin yarım bırakıldın… Kim bilir?

Ama şu an buradasın.

Ben de buradayım.

Ve içimizde biriken o zehri akıtmanın vakti geldi.

Onca kalabalığın arasında nasıl tek başına kalındığını biliyorum. Üstüne yağmur gibi belalar yağarken o cendereden tek başına nasıl çıkıldığını da… İçin yangın yeriyken dışarıya gamzeli bir gülüş atmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum.

Ama söyle bana…

Susarak kaybettiğini anladığında konuşman gerektiğini de anlıyor musun?

Eğer susarak sadece sen kaybedeceksen, bırak konuş.

Bırak ki seni yok sayanlar kaybetsin.

Hem sen nerede gördün upuzun, hiç ayrımı olmayan bir yol?

Elbet bir yerde yollar ayrılır.

İnsanlar tek şeritte, yalanlar üzerine hayatlar kurarken sen hep sustun.

Ne tuhaf değil mi… Herkese iyi geldin, kendinden başka.

O zaman şimdi elinden tutmaya geldim.

Seni kendine iyi getirmeye geldim.

Kimsenin elini uzatmadığı yerde ben buradayım.

İnsanlar vardır… Resmi olarak vardır. Oldukça iyi görünürler, belli noktalara kadar gelmişlerdir. Belki senin vasıflarınla da bir yerlere gelmişlerdir. Ama hiçbir şeyi gerçekten yönetememiştir; yine de kendilerini lider sanmışlardır. Ve sonunda seni bırakıp gitmişlerdir.

Öyle değil midir zaten?

Körün gözü açılınca ilk attığı şey bastonu olmaz mı?

Şahsi ya da tüzel hiç fark etmez; önce masaya bir kişilik meselesi konulmalıdır. “Sonrasına sonra bakarız” denilmemeli mesela.

Buraya yazmak istediğim o kadar çok yalan ve o kadar çok haksızlık var ki… Fakat biliyorum, yazdığım an kaldırırlar.

Ne tuhaf değil mi?

Bir zamanlar yazmam için beni teşvik eden zatlar, şimdi susmam için uğraşıyorlar.

Nasıl da bînevâ bir çelişki…

Bazı hayatlar vardır… Bir de o hayatları yönetmeye çalışan garip insanlar.

Evlilikler mesela.

Her yerde ne kadar kötü gittiğini anlatan, hayat ortaklarının ne kadar problemli ve psikolojisinin bozuk olduğunu söyleyen insanlar vardır. Bu yüzden sürekli bir kaçış aradıklarını iddia ederler.

Gel gelelim…

Günün sonunda hep dert yanan ama yine de karşısındakini kandırdığını düşünerek o şikâyet ettiği eşinin yanından ayrılmayan tipler de vardır.

Bir de çok çalışıp bir yerlere geldiğini ısrarla savunanlar vardır.

Ama her fırsatta düşmanlarından bahsederler.

İnsan olarak merak ediyorum…

Hiçbir kadın bu kadar arada bırakılmayı nasıl kabullenebilir?

Esas düşmanı kendi kocasıyken, dışarıda düşman araması gerektiğine nasıl inandırılabilir?

Peki ya sen…

Bunca hikâyenin neresindesin?

Anlatılanların içinde kendinden bir parça buluyor olabilir misin?

Mesela tutulmayan her sözün aslında o sözü veren kişinin zaaflarından kaynaklandığını hiç düşündün mü?

Usulüne uygun gösterilen her ilişkinin içinde en büyük usulsüzlüğün barınabildiğini…

Saklanmak istenen şeylerin çoğu zaman en görünür yere bırakıldığını…

Sevgili okur,

belki de artık uyanmak zorundasın.

Çünkü çoğu zaman insanlar seni kaybetmekten değil, sahip olduklarını kaybetmekten korkar.

Ve bazen şunu unutma:

Düşman sandığın insan, merak ettiğin bütün soruların cevabını bilen tek kişidir.

Bugün kendine bir iyilik yap ve o kafandaki tüm soruların cevaplarını öğren.

Unutma ki düşman sandığın kişi en büyük destekçin olabilir.

Aklını yerinde tutabildiğin, muktedir olabildiğin bir hayat diliyorum.