Buradan da açıkça görüldüğü üzere odalar, birer sivil toplum kuruluşu değil, kamu kurumu niteliğinde yapılardır. Hatta bindikleri araçların siyah plakalı olması bile bu statünün sembolik bir göstergesidir. Ancak bana göre odaların tanımını yalnızca bu yasal çerçeveyle yapmak yeterli değildir. Türkiye’deki fiilî durum dikkate alındığında, odaları şöyle tarif etmek belki daha doğru olur: Devletin esnafı, sanatkârı, çiftçisi ve sanayicisini kontrol altında tutmak için oluşturduğu, zamanla kendi içine kapanmış yapılardır.
Çünkü bu odalar, üyelerine çoğu zaman kayda değer bir hizmet sunmadan, ahbap-çavuş ilişkileriyle yönetilmektedir. Oda yöneticileri 40-50 yıl gibi akıl almaz sürelerle görevlerinin başında kalmakta, sürekli kendilerini seçtirmekte, böylece belli çevreler arasında örülmüş çıkar ağları oluşmaktadır. Harcırahlar, maaşlar, ayrıcalıklar gırla gitmektedir. Biz toplum olarak milletvekili maaşlarına takılıp kalıyoruz ama bir de bu beyefendilerin aldıklarına bakmak gerekir. Üstelik bunların önemli bir kısmının ne yeterli niteliği ne de ortaya koyduğu bir değer vardır.
Bunun en çarpıcı örneklerinden birini geçen oda seçimlerinde yaşadık. Bazı odalar, bir siyasi partinin arka bahçesi gibi çalışarak seçim kazandı. Oysa bu kişilerle o siyasi parti arasında gerçekte doğrudan bir yakınlık bile yoktu. Ama güçlüden yana görünmek, her devrin adamı olmak gibi alışkanlıklar maalesef bu yapılarda kökleşmiş durumda.
Oysa odalar, meslektaşlarını korumak, geliştirmek ve eğitmek amacıyla kurulmuş yapılardır. İşlevlerini bu doğrultuda sürdürmeleri gerekir. Fakat ne yazık ki Türkiye’de hipermarketler ve süpermarketler yaygınlaşırken, biz avazımız çıktığı kadar buna karşı çıkmamıza rağmen odalar kılını bile kıpırdatmadı. Sonuçta yaklaşık 270 meslek kolu yok olup gitti. Başta bakkal esnafı olmak üzere pek çok küçük esnaf adeta tasfiye edildi. Oysa bakkal, bir mahallenin sadece esnafı değil; muhtarı, amcası, danışmanı, kısacası sosyal hafızasıydı. Ama odaların vurdumduymazlığı yüzünden bu yapı da, onunla birlikte nice meslek grubu da yok olup gitti.
Bugün gelinen noktada ise odaların siyasetle nasıl iç içe geçtiği çok daha açık biçimde görülmektedir. Nitekim Manisa’da son seçimlerin ardından Belediye Başkanı olan bir arkadaşımız, “Biz belediyeleri odalarla birlikte yönetme sözü verdik” diyebilmektedir. Bu ifade bile tek başına odaların nasıl siyasallaştığını göstermeye yeterlidir.
Daha da vahimi, odalar şehirdeki hemşehri derneklerinin düzenlemek istediği etkinlikleri engellemek için devreye girmektedir. Bu derneklerin sergileyeceği yöresel ürünlerin şehir esnafı açısından haksız rekabet oluşturacağını öne sürerek belediyeye baskı yapmışlardır. Belediye Başkanı da bu talep üzerine, hiçbir hemşehri derneğiyle görüşmeden, onların fikrini almadan, “Biz odalarla belediyeyi birlikte yönetme sözü verdik, bu nedenle bu tür etkinliklere izin verilmeyecektir” diyerek konuyu kapatmıştır.
Bu kararı alan başkan ise kendisini demokrat, insan haklarına saygılı, insanları “biz” ve “onlar” diye ayırmayan bir yönetici olarak tanımlamaktadır. Oysa bugün Karadenizlilerin kültürel etkinliğini engelleyenlerin, yarın diğer hemşehri derneklerine nasıl davranacaklarını da hep birlikte göreceğiz. Bakacağız; bu anlayış gerçekten herkese eşit mi davranacak, yoksa tercihleri ve yasakları kimliğe göre mi şekillenecek?