Globalleşen Dünya mı, Derinleşen Eşitsizlik mi?

Bugün dünyaya bakıldığında sıkça aynı cümle tekrarlanıyor: “Dünya globalleşiyor, ekonomi küreselleşiyor.” Ancak ortada sorulması gereken çok temel bir soru var: Nasıl bir küreselleşmeden söz ediyoruz? Eğer bu süreç, dünyayı ortak değerler etrafında birleştirmek yerine güçlü olanların daha da güçlendiği, zayıf olanların ise ezildiği bir düzene dönüşüyorsa, buna gerçekten küreselleşme mi demek gerekir; yoksa güçlünün düzeni mi?

İnsanlık, çağlar boyunca savaşın ne getirdiğini defalarca gördü. Yıkım, ölüm, göç, yoksulluk, nefret ve kalıcı acılar… Buna rağmen hâlâ sorunların çözümünde uzlaşma, diplomasi ve adalet yerine silahların, müdahalelerin ve dayatmaların tercih edilmesi, dünya düzeninin vicdani değil çıkar merkezli kurulduğunu açıkça göstermektedir. Oysa savaşmadan da çözüm üretmek mümkündür. Masada çözülebilecek sorunları cephede büyütmek, hiçbir halkın yararına değildir.

Zaten insan ömrü kısa, hayat kırılgandır. Doğal afetler, ekonomik krizler, hastalıklar ve eşitsizlikler yetmiyormuş gibi toplumların bir de savaşlara mahkûm edilmesi, insanlığa karşı işlenmiş en büyük ayıplardan biridir. En ağır bedeli ise her zaman masumlar öder: evini kaybeden aileler, göç yollarında perişan olan insanlar, çocukluğunu bile yaşayamadan toprağa düşen çocuklar… Daha da acısı, bütün bu yıkımın sorumluları çoğu zaman yaptıklarının hesabını vermez. Güçlü oldukları için dokunulmaz sanılır, işledikleri suçlar ise uluslararası siyasetin kirli dili içinde görünmez hâle getirilir.

Oysa dünya, aslında hepimize yetecek kadar büyük ve zengindir. İnsanlığın ortak aklı; paylaşmayı, dayanışmayı ve barışı esas alsa, bugün yeryüzünde açlık da bu kadar derin olmaz, savaş da bu kadar kolay çıkarılamaz. Fakat mevcut düzende kaynakların adil paylaşımı yerine sömürü, iş birliği yerine tahakküm, diyalog yerine müdahale tercih edilmektedir. Bunun sonucu da yoksulluğun büyümesi, toplumların parçalanması ve halkların umutsuzluğa sürüklenmesidir.

Bugün “demokrasi getirmek”, “özgürlük sağlamak”, “istikrar kurmak” gibi söylemlerle başka ülkelere müdahale eden güçlerin gerçekte ne bıraktığına bakmak yeterlidir. Afganistan örneği ortadadır. Demokrasi söylemiyle girilen bir ülkede milyonlarca insan yerinden edilmiş, yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş, geriye ise büyük bir insani felaket kalmıştır. Irak’ın ve Libya’nın yaşadığı yıkımlar da hâlâ hafızalardadır. Bu ülkelerde dış müdahaleler, toplumsal refahı ve huzuru artırmamış; tam tersine devlet yapısını zayıflatmış, güvenliği yok etmiş ve geleceği belirsiz hâle getirmiştir.

Her ülkenin kendi kaderini tayin etme hakkı vardır. Bir halkın nasıl yönetileceğine, hangi siyasi ve toplumsal sistemi benimseyeceğine dış güçler değil, o ülkenin kendi insanları karar vermelidir. Bu ilke, yalnızca hukuki bir hak değil, aynı zamanda insanlık onurunun da gereğidir. Dışarıdan rejim ihraç etmeye kalkmak, çoğu zaman demokrasiyi güçlendirmemekte; tam tersine ülkeleri daha kırılgan, daha bağımlı ve daha antidemokratik hâle getirmektedir.

Bugün dünyanın birçok ülkesi yoksulluk, borç, işsizlik ve istikrarsızlık içinde yaşam mücadelesi verirken, aynı zamanda “küreselleşme” masalları anlatılmaktadır. Oysa halkların yaşadığı gerçeklik ile bu söylem arasında büyük bir uçurum vardır. Küreselleşme, eğer yalnızca sermayenin serbest dolaşımını, güçlü devletlerin çıkarlarını ve büyük şirketlerin kazançlarını koruyan bir mekanizmaya dönüşmüşse, burada insanlık adına övünülecek bir tablodan söz edilemez.

Türkiye de bu süreçten bağımsız değildir. Ekonomik bağımlılık ilişkileri, siyasal baskılar, dış müdahale girişimleri ve uluslararası güç dengeleri içinde birçok ülke gibi Türkiye de zaman zaman kendi potansiyelini özgürce ortaya koymakta zorlanmaktadır. Kalkınmanın önüne çekilen setlerin, yalnızca içeriden değil dışarıdan da beslendiği unutulmamalıdır.

Sonuç olarak bugün ihtiyaç duyulan şey, süslü kavramlar değil samimi bir dünya düzenidir. İnsan hayatını merkeze alan, halkların iradesine saygı duyan, adaleti güçten üstün tutan bir anlayış olmadan ne barış sağlanabilir ne de gerçek anlamda bir küresel dayanışma kurulabilir. Aksi hâlde küreselleşme adı altında yaşanan şey, dünyayı birleştiren değil; eşitsizliği büyüten, mazlumu daha yalnız bırakan ve güçlü olanın düzenini kalıcılaştıran bir sistem olarak tarihe geçecektir.