Ben bu yazımda özellikle gıda ve gıdanın başlangıç noktası olan tarım faaliyetlerinin stratejik öneminden bahsetmeye çalışacağım.
Eski zamanlardaki kaleleri zapt etme savaş taktiklerini bilirsiniz. Kale çembere alınır, giriş çıkış yasaklanır; kale içerisindeki yiyecek ve içeceğin bitmesi beklenirdi. Açlık çeken halk arasında zamanla huzursuzluk başlar, kötü beslenmeden kaynaklı hastalıklar yayılırdı. Bu sıkıntılara dayanamayan halk sonunda teslim olurdu. Eğer kalenin gıda stoğu yeterliyse, kale ya teslim alınamaz ya da teslim alınması çok güçleşirdi.
Bir kalenin düşmana karşı dayanma gücü, silahtan çok gıda stoğuyla doğru orantılıdır.
Osmanlı, Kanije Kalesi’ni fethettikten sonra kaleyi dokuz bin askerle Tiryaki Hasan Paşa’ya emanet eder. Bunu fırsat bilen Avusturya Arşidükü II. Ferdinand, en az otuz beş bin askerle kısa sürede Kanije’yi geri alma ümidiyle kaleyi kuşatır. Ancak hesap etmediği şey, Tiryaki Hasan Paşa’nın muazzam strateji ve psikolojik harp bilgisidir.
Tiryaki Hasan Paşa, dokuz bin askerle savunduğu Kanije Kalesi’nde gıda üzerine kurulu ilginç bir aldatma taktiği uygular. Önce, gıda stoklarının çok iyi durumda olduğuna dair sahte mektuplar yazdırıp bunların düşmanın eline geçmesini sağlar. Akşamları eğlenceler düzenlenir. Yaralarından dolayı ayakta zor duran askerler bile birbirine yaslanarak yüksek sesle marş söyler. Amaç, “karnımız tok, keyfimiz yerinde” görüntüsü vermektir.
Daha sonra düşman elçileri kaleye davet edilir ve kuş sütü eksik olmayan sofralar hazırlanır. Böylece düşmana, “Bizim erzağımız bitmez, bizi teslim almanız çok zor” mesajı verilir.
Yalancıktan bile olsa gıda lojistiğinin psikolojik olarak çökerttiği düşman ordusunun işi, ani bir saldırıyla tamamlanır.
Psikolojik olarak yıpranan Ferdinand’ın ordusu geri çekilirken; 47 büyük top, 14 bin tüfek, 60 bin çadır, 15 bin kazma kürek, binlerce erzak ve Ferdinand’ın altın tahtını bırakıp kaçar.
Bir örnek daha…
Selahaddin Eyyubi, Kudüs Seferi sırasında ordusunu Teberiye Gölü civarına konuşlandırır. Kudüs ordusunun büyük bölümü, “Kaleden çıkmayalım” uyarılarına rağmen çölde ilerlemeye başlar. Ancak bu büyük bir tuzaktır. Kuyular kapatılmıştır. Ordu kısa sürede susuzluk ve açlıkla karşı karşıya kalır. Geri dönmeleri de artık mümkün değildir.
Askerlerin bir kısmı savaşmadan, açlık ve susuzluktan telef olur. Bitap düşen ordunun geri kalanını ise Selahaddin Eyyubi’nin ordusu kısa sürede etkisiz hale getirir.
Çok eski dönemlerden Attila’ya dair benzer bir örnek:
Attila, en az yüz bin kişilik bir ordunun kendi yirmi bin kişilik ordusuna saldıracağını öğrenir. Düşmanın arkasından dolaşarak başta tahıl olmak üzere bütün tarım alanlarını yakıp yıkar. Koskoca orduyu tam kalbinden vurur.
Çünkü o kadar büyük bir orduyu doyurmak kolay değildir.
Ordu; açlık, salgın hastalıklar ve yetersiz beslenme nedeniyle birkaç bin kişiye kadar düşünce, Attila’nın ordusu gerisini kolayca halleder.
Bizim türkülerimize bile konu olmuş bir örnek vardır:
“Giden gelmiyor acep ne iştir…” diye başlayan Yemen Türküsü’nü bilirsiniz.
Yüz binlerce şehit verdiğimiz Yemen’de ordumuza en büyük zararı saldırılardan çok açlık ve susuzluk vermiştir. Gidenlerin çoğu geri dönememiştir. Yemen’deki Türk mezarlarının sayısı bunun en büyük şahididir.
Bir örnek de Kurtuluş Savaşı’ndan…
Büyük Taarruz öncesinde, düşmanın erzak deposunun bulunduğu köyde asker sayısının azaldığı bilgisi gelir. Hemen baskın yapılır ve nöbetçi birkaç asker etkisiz hale getirilir. Ancak büyük bir sorun vardır: Düşman geri dönebilir. Erzağı bırakmak olmaz ama kısa sürede taşıyıp götürmek de mümkün değildir.
Birliğin başındaki komutan ne yapacağını düşünürken yaşlı bir kadın yanına gelir:
“Oğlum, niye kara kara düşünüyorsun? Yak gitsin…” der.
Kadının eşi Çanakkale’de şehit olmuş, tek oğlu da cephededir. Komutan, yaşlı kadının evini ve içindeki erzakı yakmak zorunda kalır.
Bir gün sonra ise köylüler el birliğiyle o evi yeniden yapar. Bu da dayanışmanın ayrı bir destanıdır.
Tarım ve su kardeştir. Tarım varsa su; su varsa tarım vardır. Hem insan için hem insanlık için…
Eski medeniyetler de böyle değil miydi?
Medeniyetin geliştiği yer Mezopotamya’dır. Bunun en büyük nedeni sudur.
Mısır için de aynı durum geçerlidir.
Atatürk bir gün bir liseyi ziyaret eder ve öğrencilere şu soruyu sorar:
“Nil olmasaydı Mısır ne olurdu?”
Öğrencilerden biri ayağa kalkar ve iki kelimelik bir cevap verir:
“Hapı yutardı!”
Bu basit gibi görünen cevap Atatürk’ün çok hoşuna gider ve öğrenciyi tebrik eder.
Su; medeniyettir, insanlıktır.
Çanakkale Savaşı sırasında su almakla görevli askerler çeşmeye geldiklerinde düşman askerlerini de orada görür. Ancak hiçbir çatışma yaşanmaz. Kim önce geldiyse su doldurur, diğeri uzaktan bekler. Bu durum zamanla yazısız bir anlaşmaya dönüşür.
Çünkü savaşta bile suyun değeri anlaşılmıştır.
Kaldı ki o su kaynaklarının bizim topraklarımızdan çıktığını düşünün… Ne kadar modern silahınız olursa olsun, barutu içecek hâliniz yoktur.
Türkiye; tarım arazileri, iklimi ve su kaynakları bakımından dünyanın en şanslı ülkelerinden biridir.
İzmir’den çıktığınızda Manisa Ovası, ardından Afyon Ovası, sonra Konya Ovası, Çukurova ve Harran sizi karşılar. Diyarbakır’a vardığınızda ise bereket toprağın her zerresinden taşar.
Üzerinden geçtiğiniz irili ufaklı nehirlerin sayısını bile unutursunuz.
Bunu Cumhuriyet’in ilk yıllarında en iyi görenlerden biri de Atatürk’tür.
İzmir İktisat Kongresi’ne sadece iktisatçıları değil, köylüleri de çağırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk fabrikalarından biri Uşak Şeker Fabrikası’dır.
Ve ne güzel söylemiştir:
“Köylü milletin efendisidir.”
Sabahın erken saatlerinde sıcak ekmeği soframıza ulaştıran da, nasırlı elleriyle toprağı işleyen de köylüdür.
Hal böyleyken, boş kalan ve adeta emekli köylerine dönüşen bereketli köylerimizin durumu hem üzücü hem de ülkemizin zenginlikleriyle çelişmektedir.
Ben ne bir tarım ekonomistiyim, ne ziraat mühendisi, ne de tarım stratejisti…
Bu yüzden çözüm reçetesi sunmak benim haddime değildir. Ancak şunu çok iyi biliyorum:
Tarım ve su, en az silah kadar stratejiktir.
Bugün paramız olduğunda belki gıda bulabiliriz. Ama yarın bir gün “Satmıyorum” denildiğinde ne olacağını düşünmek bile istemiyorum.
Köylü sayısının azalması, toprağın işlenmemesi, erozyon ve üretimsizlik; gelecekte telafisi çok zor sorunlara yol açabilir.
Toprak sadece ekonomik değil, milli güvenlik meselesidir.
Sağlık, huzur ve saygıyla kalın!
#Tarım #Su #GıdaGüvenliği #MilliGüvenlik #TarımPolitikası #SuKaynakları #ÇiftçilerGünü #KöylüMilletinEfendisidir #Atatürk #TürkiyeTarımı #StratejikTarım #GıdaKrizi #Kuraklık #Üretim #Toprak #Çiftçi #TarımsalÜretim #SuKrizi #TarımınÖnemi #Anadolu #Köyler #Agriculture #WaterSecurity #FoodSecurity #NationalSecurity #Farming #WaterResources #TurkishAgriculture #StrategicAgriculture #FoodCrisis #Drought #Farmers #Soil #AgriculturalProduction #WaterCrisis #SustainableAgriculture #FoodSupply #Homeland #Anatolia #RuralLife #WaterIsLife
#SinemÜnsal #TaşacakBuDeniz #deprem #cumartesi #GazzeyiUnutma #YanlıştaİstikrarOlmaz #Leafborn #BirGençlikŞöleni #2024KpssEkAtama #12YargıPaketiBekleniyor #ÇekiçinMeclisGöreve #HobiBahçemeDokunma #TikTok #Filistin #Beşiktaş'a8.5 #TürkGünü #TeşekkürlerGalatasaray #Göztepe #ElayisTavsan #Çorluspor1947 #KurbanımSevapKapısına #hayırlıcumalar #Jesus