Cemil Meriç Üzerine Birkaç Not
"Hayret, yerini hayranlığa bırakır; hayranlık teslimiyete."
Cemil Meriç'in bu sözünün ete kemiğe bürünmüş hâli bir insan olsaydı, kuvvetle muhtemel bir zamanlar tastamam ben olurdum diye düşündüğüm günlerdeyim.
Önce hayret ettim.
Sonra hayran oldum.
Nihayetinde anladım ki ne hayranlık sonsuz ne de teslimiyet. Bir yerde ikisinin de hükmü sona eriyor. Geriye yalnızca insanın kendisiyle baş başa kaldığı hakikat kalıyor.
Belki de insan bazı şeyleri ancak hayranlığı geçtikten sonra görebiliyor.
Zira hayranlık, çoğu zaman görmek istediğimiz şeyle; hakikat ise olduğu şeyle ilgileniyor.
Bu yüzden Cemil Meriç'in şu cümlesi uzun zamandır zihnimin bir köşesinde durur:
"Sana kızmıyorum... Sen bu kadarsın, bilmeliydim..."
Çünkü bazı idrakler öfkeyle değil, kabullenişle gelir.
İnsan bazen karşısındakini değil, ona yüklediği anlamları kaybeder.
Ve tam da o noktada hayranlığın yerini hakikat alır.
Fakat bazı insanlar vardır ki hayranlığın ötesinde bir yerde dururlar.
Cemil Meriç benim için biraz öyle biri.
"Kitap, zekâyı kibarlaştırır." derken de,
"Kendimizi tanımak, irfanın varabileceği en yüksek merhale." derken de,
İnsanın zihnine dokunan başka bir yerden konuşuyordu sanki.
Sanki yalnızca dünyayı değil, insanın kendisini de anlamaya çağırıyordu.
Belki de onu etkileyici kılan şey tam olarak buydu.
Kelimeleri bir rakkas edasıyla kullanıyor, insanı bedenen değil zihnen büyülüyordu.
Bazı insanlar güzellikleriyle etkiler.
Bazıları makamlarıyla.
Bazıları ise sahip oldukları zekâyla...
Cemil Meriç ise insanı zekâsıyla etkileyen nadir insanlardan biri.
Çünkü onun cümlelerinde yalnızca bilgi yoktu. Bir ömür vardı. Mücadele vardı. İtiraz vardı. İnsan bazen bir cümlesini okuyor ve kendi zihninin duvarlarına çarpmış gibi hissediyor.
Sanırım beni asıl etkileyen de bu.
Düşünmenin hâlâ büyüleyici bir şey olabileceğini hatırlatması.
Bir insanın yalnızca aklıyla, kelimeleriyle ve fikirleriyle bu kadar iz bırakabilmesi...
Doğrusu, hayran olunası bir meziyet.
Hele ki bugün, düşüncenin yerini sloganların; fikirlerin yerini ezberlerin aldığı bir çağda...
Bazen kendi kendime tuhaf şeyler düşünüyorum.
Mesela, Cemil Meriç'in açtığı kapılardan içeri girebilecek bir meraka sahip olmasaydım ne büyük bir kayıp yaşardım diye...
Yanlış anlaşılmasın.
Mesele anlamış olmak değil.
Mesele, o kapının varlığından haberdar olmak.
Çünkü bazı insanlar bir kitabı okur.
Bazıları ise kitabın içinde dolaşır.
Cemil Meriç okurken çoğu zaman kitabın içinde dolaşanlardan biri gibi hissediyorum kendimi.
Bir cümlenin içinde kaybolup gitmek, dönüp tekrar okumak, sonra tekrar dönmek...
Bazen tek bir paragrafın üzerinde dakikalarca durduğum oluyor.
Ve işin tuhaf tarafı, bundan sıkılmıyorum.
Aksine bundan büyük bir haz alıyorum.
Belki de herkesin küçük sırları vardır.
Benimkilerden biri de kahvemi alıp Cemil Meriç okumak.
Bir cümlenin peşine düşmek.
Onun ima ettiğini anlamaya çalışmak.
Zihnin bir köşesinde ansızın yanan o lambayı fark etmek...
Bunlar anlatması zor şeyler.
Çünkü bazı cevaplar öğrenilmez.
Bazı cevaplara varılır.
Ve sanıyorum ki insanın zihnini gerçekten besleyen şey de tam olarak budur.
Zekâ ile beslenen, kelimelerle düşünen ve o kelimeleri adeta dans ettirerek kendine mahsus bir dünya kuran insanların sohbetinden sebeplenebilmek...
Bu minvalde insanlarla aynı çağda, aynı havayı soluyabilmek...
Nereden baksanız büyük bir lüks.
Çünkü insan yalnızca ekmekle, suyla ya da gündelik telaşlarla yaşamıyor.
Biraz da zihnini besleyen şeylerle yaşıyor.
Belki bu yüzden bazı sohbetler bitse de etkisi bitmiyor.
Bazı cümleler söylendiği yerde kalmıyor.
İnsanın zihnine yerleşiyor, orada büyüyor, dönüşüyor ve yıllar sonra bile kendini hatırlatıyor.
Umarım bu çağın bütün gürültüsüne rağmen böylesi insanlar eksilmez.
Kelimeleriyle düşündüren, fikirleriyle ufuk açan, insana kendi zihninin sınırlarını yeniden sorgulatan insanlar...
Çünkü kaybettiğimiz birçok şeyin ardından geriye kalan boşluğu, bazen tek bir iyi cümle bile doldurabiliyor.
Ve galiba Cemil Meriç'i okurken en çok bunu hissediyorum.
Bazı zihinlerin karşısında insanın söyleyecek pek sözü kalmıyor.