2018-10-01 14:56:04

İnsanlığımıza Ne Oldu?

Zekeriya Yıldız

01 Ekim 2018, 14:56

Fransız müellif Dr. Brayer 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatır:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” (1860 yılında İstanbul’un nüfusu 715 bin idi. Bugün ki Manisa’nın merkez nüfusunun yaklaşık iki katı.)

Fransız general Comte de Bonneval ise:

“Haksızlık, mürabahacılık (tefecilik), inhisarcılık (stokçuluk) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

Her yer güven içindeydi…

İnsanlar günün her saatinde istediği yere hiçbir endişe duymadan gidebilirdi.

Osmanlı’da insan hırsızlık, gasp, kapkaç nedir bilmezdi. Ah…Eski halimiz…

Fransız tarihçi M. A. Ubicini, “dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vak’aları olmadan gün geçmez.”

Kısaca Osmanlı’da insanlar hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçları bilmez, bu tür vakalara senede sadece birkaç kez rastlanırdı.

1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız yazar Motray, şunları yazıyor:

“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu´ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”

Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatıyor:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.”

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise:

“Haksızlık, mürabahacılık (tefecilik), inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

Osmanlı insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. “Türkiye Seyahatnâmesi”yle meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor:

“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.” Günümüz için bunları söylemek mümkün mü?

Nerede bizim o namı değer insanlığımız?

Nerede o kılı kırk yaran insani hassasiyetimiz?

Değişti hayat ve siyaset; İslâm’ın şaşmaz/şaşırtmaz/değişmez ölçülerinin yerini almış sanki…

Her alanda ölçüsüz ve alabildiğine insafsız bir karalama içindeyiz.

Kardeş, kardeş yaşayanlar bir anda düşman kardeşlere dönüşüyor…

Vuran vurana: Az mı yersin, çok mu yersin?..

Kırk katır mı? Kırk satır mı?

İp kullanmadan asılan adamlar…

Dinlemeden, anlamadan hain ilân etmeler…

Mahşer kurulmadan, “Cehenneme zümera”lar…

Ne oldu kılı kırk yaran hassasiyetimize?

Nerede, “kul hakkı” duyarlılığımıza?

Ne oldu, gıybetten çok korkan ahlâkımıza?

Nerde “incinin incitmeyin” deyişimiz?

Müslümanlığımıza, insanlığımıza ne oldu?

Herkes birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul...

Ya o Trafikteki küstah ve saygısız tavırlar, insan kalitemizin ne hale geldiğinin önemli bir göstergesi...

Bu ve buna benzer sayısız olaya, bilerek veya bilmeyerek şahit olmaktayız!

Herkeste kin, husumet, nerede kaldı hoşgörümüz?

Ne oldu ülke sevdamız çocuk sevgimiz, büyüğe saygımız?

Nerede o komşu selamımız, hasta ziyaretimiz?

Ne oldu da bu kadar karamsar, katı ve hürmetsiziz?

Kız çocuklarımızı mahalle bakkalına telefonu açık göndeririz..!

Korkudan kapılarımız çelik, geçmişimize beton dökmüşüz…

Hani kapı önü sohbetleri, o muhabbetlere ne oldu…

Küllenmiş yüreklere, sahte tebessümler doldu…

 Ne hale geldik, bize ne oldu?..

Selam ve dua ile…

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.