Hepimizin malumu olduğu üzere, “demokrasi” üzerinde en çok kavram kargaşası yaşanan ideoloji olageldi.

Bu gerçekten hareketle ben burada, özellikle çağdaş demokrasi tanımı üzerinde durmaya gayret edeceğim. Önce demokrasi:

Bence bu konudaki kavram kargaşasının temel nedenlerinden biri, tüm dünyada “demokrasi” sözcüğünün saygınlığından olsa gerek siyasilerin savundukları görüşleri üzerine bina ettikleri bir sözcük olagelmiş bulunmasıdır. Bu siyasi görüşler aslında ne olursa olsun!

Örneğin, kendi modellerine veya rejimlerine sosyalist devletler “hak demokrasisi” üçüncü dünya ülkeleri “milli demokrasi”, “faşist yönetimler” ve “otariter demokrasi” gibi adlar vermişlerdir.

Oysa “çağdaş demokrasi” yani benim en sevdiğim bir tanımlama ile “özgürlüğün kurumsallaşması” her şeyden önce liberalizmin ürünüdür.

Çağdaş demokrasinin teorik esasları 17. yy.’ın sonlarından itibaren Locke, Smith gibi klasik liberalizmin kurucuları tarafından oluşturulmuş; temel insan hak ve özgürlükleri kuvvetler ayrılığı, halk egemenliği gibi demokrasinin temel prensipleri klasik liberal doktirinin ürünleri olarak belirginlik kazanmıştır.

Kavram üzerine mutabakat-klasik batı demokrasisi olan çağdaş demokrasi yani, çağdaş uygarlığın günümüze dek oluşturduğu siyasal yapı, özgürlüklerin kurumsallaşması son 45 yıl içinde 1975 Helsinki Nihai senedi ile 1990 Paris Şartı’nda ifade bularak tesis edilmiştir.

Ancak hukuk devleti ilkesini kabul etmeyen bir sistem çağdaş demokrasi olarak nitelendirilemez.

İnsan iyi veya kötü yönleriyle dünyanın en değerli varlığıdır. 80 bin yıl önce başladığı iddia edilen dünya serüveninin çok büyük bir bölümünü devletsiz yaşamıştır. Ortak ihtiyaçlarını karşılamak hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla insanoğlunun ilkel devletleri kurmaya başlaması topu topu 5 bin yıl öncesine gider, yani kuruluşundan bakılırsa çok kısa bir tarih.

Devlet kavramını da daha sonra ele alacağız. Ancak bugün bu çerçevede demokrasinin neresinde olduğumuza baktığımız zaman Türkiye olarak çok da başarılı bir yerdeyiz diyemiyoruz.

Bir ülkeye düşüncelerinden, değişik düşüncelerin açıklanmasından dolayı zarar gelmez, bundan çekinmek ve bu şekilde davranmak zarar verir.

Bizde insan hakları konusunda örgütlenme, belli bir kesimin haklarını koruma şeklinde tezahür etti.

Hatırlayanlar bilir sanırım adı Nevzat Helvacı olan bir zat Ankara’da insan hakları derneği başkanıydı. Bu zat bir iki kez de yılın adamı seçilmişti. Aynı zamanda hukukçuydu ve bu zat 12 Mart ve 12 Eylül’ü faşist darbeleri olarak niteliyordu.

Ancak 27 Mayısçıları yere göğe sığdıramıyor olmasının yanında Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarını veren emir komuta zinciri ile kurulan mahkemenin başkanı Salim Başolun senede 2-3 kez elini öpüyordu.

İşte bu anlayışa sol ellerini havaya kaldırıp bu adama destek verenleri gözlerinde görmenin hüznünü yaşadık. Hala bu anlayış ve davranışları görmek mümkündür.

İnsan hakları özgürlüklerinden bahsedebilmemiz için önce sistemimizdeki antidemokratik yasaları değiştirmek hukukun üstünlüğünü hakim kılmak ve özgür basını oluşturmak zorunluluğumuz var.

Yarın ki yazım özgür basın ve yerel medya olacak…  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner42